2021/05/01

Bugün Hangi Hayvansın?

"İçtiğin şaraplar,

Öptüğün dudaklar,

Her şey onlarla başlar.

O vakit düşün neydin dün? 

Nesin bugün?

Yarın da olacaksın ancak bu kadar!" 

diyordu Hayyam, Amin Maalouf'un Semerkant'ında yer alan rubailerinden birinde.. Benim gibi İstanbul'a oranla küçük bir şehir olan Adana'dan önce Samsun'a ardından İstanbul'a geçiş yapan biri için üniversite, Turgut Özakman'nın Ah Şu Gençler adlı tiyatro oyunundaki bir tiradın giriş cümlesi gibi: Hayata açılan bir kapıydı. Dolayısıyla blog oluşturmaya karar verdiğimde, o kapıdan adım atmaya başladığım günden bu güne her ay yaşadıklarımı- okuduğum yazıları, izlediğim filmleri, dinlediğim şarkıları, kalp ve zihin süzgecimde kalanları- aktaracağım ve bunu ne'liğimden ziyade nasıl'lığımla açımlayacağım bir platform olsun istedim. Çünkü 20. yy Felsefesi I dersinde sevgili Özge Ejder hocamızın anlattığı üzere, ne'lik kategorik bir iş görmeydi. "Bu ne?" diye sorduğumuzda "su" ya da "bardak" dediğimiz gibi, bir insan için "bu ne?" diye sorup "budur" diyemiyorduk: 

Suyun bardağın içinde olmaklığı gibi ben dünyanın içinde değilim. Bir entitenin başka bir entitenin içinde olmaklığı kategoriktir. Ve biz bu kategorik tek tek varolanları birbirinin karşısına yerleştirebiliriz. Bu kategorik iş görmedir. İnsanın dünyanın içinde olduğunu söylemek ise varoluşsaldır. Bu nedenle Heidegger ontolojiyi epistemolojinin önüne geçirerek varlığı inceliyor. "Bir şeyin ‘ne’ olduğunu söylemeden önce biz o şeyin ‘var’ olduğunu söyleriz."diyor. Heidegger’in felsefesi, bir mevcudiyet metafiziği eleştirisidir. Mevcudiyet metafiziğinin sorumlusu Ne’lik sorusudur. Bir şeye ‘ne?’ diye sorduğumuzda özne ve nesneyi karşı karşıya getiriyoruz. Ne’lik epistemolojik bir zemindedir. Fakat Heidegger insan varlığının bir bardak gibi karşımıza koyup, zihnimizin araçları yoluyla kavranabilir, kuşatılabilir, onun ne olduğunun söylenebilir bir şey olmadığını söyler. 
     Sartre ise pek çoğumuzun kulağına çalınan "varoluş özden önce gelir" sözüyle Varlık Ve Hiçlik adlı kitabında insanın, önce var olduğuna sonra öz-nelik- dediğimiz şeyin eklendiğine-içine doğduğumuz kültür, ülke, aile, çevreye göre- ve bize eklenenlerle sınırlı varlıklar olmadığımıza, bir bıçak gibi belirli bir amaç için tasarlanmadığımızdan kendi kendimizi belirlemeye, oluşturmaya mahkum olduğumuza işaret ediyordu: "İnsan özgürlüğüne mahkumdu.

     Kaan H. Ökten'in Varlık ve Zaman dersinde not düştüğüm üzere Heidegger, bu nelik-nasıllık ilişkisini fenomenolojik yöntemle açıklıyordu:

     Phainomenon -Fenomen- iki anlama sahiptir. İlki kendini kendinde kendisi gibi gösteren olarak ayan eden, ikincisi kendini kendinden başka olarak gösteren zevahir'dir. Bazen bir şey kendisini başka bir şey üzerinden duyumsatabilir. Gizleyebilir. Ne’lik probleminde o bir şey kendisini gizleyen olabilir. Bu nedenle şeyin kendisini "ne" olarak değil, "nasıl" olarak gösterdiği bizim problemimiz. Heidegger, Varlık ve Zaman adlı kitapta "Fenomenolojik yöntem yoluyla biz bir ne’lik değil, nasıllık araştırması yapmış oluruz." der ve bu araştırmayı yaparken Dasein'ın dünyadan ayrı olmadığına işaret eder.                             
                    Dasein--------------------------------orada olmaklık

Being there

Dünya içinde varolmaklık

Diğerleriyle varolmaklık

Başını sonunu bilen

Ölüme doğru olmaklık

Ne’liği bakımın değil, Nasıl’lığı bakımından anlaşılabilir.

Kendi varlığının anlamını kendisine sorandır.

Dasein’a ego , özne, cogito diyemeyiz.

ZAMANSALLIK + MEKÂNSALLIK bakımından bir ilişkiye koyacağız.

     Zamanda-mekânda bir koordinat olarak gösterilebilen bir şey değil insan varlığı. "Zamansallıkta ve mekânsallıkta mevcudiyeti değil, varlığı bakımından anlaşılabilen bir varlıktır. Dasein dünyaya bulaşıktır". Okulda öğrenci, otobüste müşteri, evde çocuk, sokakta gençtir. Dasein'ı bir koordinat gibi gösteremiyoruz. 5 yaşımda tiyatro-folklor-müzik kursuna başladım, yıllarca da devam ettim; ancak  20 yaşımda, 30'larımde ya da 40'larımda da müzikle, dansla ya da tiyatroyla ilgileneceğim diyemiyorum-ilgilenmeyi diliyorum-.  Çünkü herhangi bir anda x kişi olarak kendimdeyim, ancak x kişi olmaklığa sıkışmış değilim. 

İnsan varlığı "ne" ise o değildir. Bir olanak çokluğudur. Ve bu olanak sadece onun olan olanaktır. Onun katettiği bir zamansallık bakımından ve bu zamansallığı kuşatan bir mekânsallık bakımından ve de bu olanakların otantikliği bakımından vardır. 

İn- Otantik / Gayri-sahih: ‘x kişi’ 30 öğrenciden bir tanesi

     Otantik / Sahih: ‘x kişi’ kendisi gibi olan

      Ve yine Özge Ejder'in 20. yy Felsefesi I dersinden aklımda kalan bir diğer cümle ise: Herhangi bir zamanda 'ben buyum' dediğimde kendi imkân çokluğuma kilit vurduğumdu. Lisans hayatımın üçüncü yılında Nietzsche'den Heidegger'e Hayvanlardan İnsanlara adlı bir ders almıştım. Sevgili Erdal Yıldız hocamız bizlere Kapı Birden Vuruldu adlı bir kitap okutmuştu: Bir yazarın evine röportaj yapmak için gelen gazetecilerden biri "neden eşinizden ayrıldınız?" diye bir soru soruyordu. Yazar ise çocuğunun oynamaktan keyif aldığı bir oyundan bahsetmeye başladı: Çocuk etrafındaki insanlara "bugün hangi hayvansın?" diye soruyordu. Baba "bir fareyim" ya da "kuşum" deyip çocuğuyla oynamaya başlıyorken anne ise "Anneyim ben anne! Çok ayıp! Annelere hayvan denilmez" diyordu. Bir gün üst komşularının eşinin öldüğünü öğrendiler. Bir süre sonra ise eve başka kadınların girip çıktığını fark ettiler. Yazarın eşi bu durumdan rahatsız oluyordu. Komşularının evinden çıkan bir kadınla karşılaştıkları günlerden birinde çocuk kadına "bugün hangi hayvansın?" diye sordu. Kadın ise "bir aslanım ben" deyip, kükremeye başladı. Çocuk güldü ve annesi onu çekiştirerek içeri soktu. Eve girer girmez dayanamayıp eşine "Şuna bak! Kadın öleli ne kadar oldu! Eve sürekli oruspular gidip geliyor!"dedi. Yazar ise eşinin, çocuğunun yanında "oruspu" demeye utanmadığını; ancak bir anne olduğu için çocuğuna oyundan da olsa herhangi bir hayvanım, diyemediğine takılıp kaldığını söyledi. Yani eşi artık bir "anne"ydi. Bu gerçeğe öylesine sıkı sarılmıştı ki oyundan da olsa "kuş" ya da "fare" olamıyordu. Kendi imkan çokluğuna kilit vurmuştu. 

     Sonuç itibariyle insanın bir koordinat gibi ele alınmayacağını, x kişinin belirli bir zaman diliminde yaptığı davranışların ve yapmadıklarının onun kim olduğunu anlamamızda bize doneler verdiğini; ancak x kişinin, x kişi olarak, x kişi olmaklığa sıkışık kalmadığını, adına varoluş dediğimiz bu olgunun bizlere bir olanak çokluğu verdiğini öğrenmiştim. Bu nedenledir ki herhangi bir insanı ya da bu blogda paylaştığım kendimi ne'liğim üzerinden-bir müzikal tiyatro öğrencisi, felsefe öğretmeni, arjantin tango dansçısı- değil, nasıllığım üzerinden- heyecanım, neşem, hüznüm, uğraştığım alanların ve çemberime dahil olan insanların bende oluşturdukları duygu durumları ve tabi ki her defasında tercihlerimle keşfettiğim kendimden, yaşam tortularımdan-  aktarmaya karar verdim. Günümüzde hala yaşamakta olduğumuz Covid-19 sürecini bir fırsat bilerek -ki hayatımın beş yaşımdan beri en sakin dönemi olma özelliğini taşır- nasıllığımı üniversite 1. sınıftan itibaren anlatmaya başladım:  1. Birinci Sınıf, 2. İstanbul'a Yatay Geçiş, 3. Afalladığım Yıllar, 4. Yeniden Dirilme, 5. Felsefe Yükü, 6. Mezuniyet sıralamasında-ki bu başlıklar üzerinden ilgili bağlantıya ulaşabilirsiniz. Ancak bu başlıkları şimdi attım 😅- her ay izlediğim filmlerle ve blogda bahsi geçen kitaplarla paylaşımda bulunarak hedefimi gerçekleştirmeye devam ediyorum. Sizlerden gelen dönütlerle de cesaretlendim. Arada amacımızı hem kendimize hem de çemberimizdekilere hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Ki zaten beynimin ağzı olan ellerim buraya kadar yazageldi. 

Şimdi gelelim Mezuniyet'ten sonraki nasıl'lığıma:


     

     Ailemi çok özlemiştim-kaldığımız yerin bağlantısı burada-. Annem henüz Adana'ya gelmemişti. Antalya'daki  Bahar ablamın ikinci çocuğu olmuş, doğum izni bitince ve bir bakıcı tutma durumu içine sinmeyince, annem ablama desteğe gitmişti. Adana'da ise Mine ablam ve yeğenim Berfin vardı. (Biz altı kardeşiz ve en küçükleri benim, en büyüğümüz ise Mine  ablam) Tam o dönemlerde Mine ablamla Adana'da çekildiğimiz bir fotoğraf:



     Birkaç hafta sonra anneciğim de geldi. Adana'da bir ay kadar kaldım. Çevremdeki insanların-o dönem özellikle bana denk geldiklerini düşünüyorum ☺- felsefeye dair en ufak bir fikri yoktu.  Ancak sürekli konuşuyorlardı. "Ee şimdi n'olacaktı?" Size neydi acaba! Nasıl mücadele edeceğimi bilmiyordum. Ama mücadele etmeye devam edecektim. Nietzsche'nin aslanı olmuştum adeta, çocuğunu hatırlayabilmek -unutabilmek, umursamamak, gülüp geçmek- ise bir-iki yılımı alacaktı. Bir ayın sonunda İstanbul'a döndüm. Yeğenim Berfin de geldi. (Ben ilk okul birinci sınıftayken Mine ablam Berfin'i dünyaya getirdi. Ablam çalıştığı için Berfin'i de annem büyüttü. Her ne kadar benden büyük görünse de uyurken uyandırıp sokakta gezdirdiğim, hadi bir gün biri onu kaçırırsa diye kendi kendime senaryo yazıp ağladığım 🙈, danonelerini yediğim, arada ölü taklidi yaptığım-korkunç bir şey biliyorum ama o zaman eğlenceliydi- benim küçük kardeşim.) Mezuniyetten sonra benimle İstanbul'a geldiğinde:



       Ev arkadaşım, eğer o evde devam edersem önümüzdeki yıl da devam etmek istediğini söylemişti. Ama "o evde devam etmek" konusunda emin değildim. "Onunla devam etmek" konusunda da emin değildim. Sonuç itibariyle o da evden çıktı. Bir gün verdiğim ilanlardan birine bir dönüş aldım. Liseden sonra sinema sektörüne atılan, kamera arkasında çalışan, çalışmadığı zamanlarda da dünyayı gezen biri. Enerjisi acayip iyiydi. Hemen anlaştık ve eşyalarını almaya gitti. Sanırım giderken dış kapıyı açık unutmuş. Giriş kattaki sevgili komşumuz dışarıdan seslenmeye başladı. (Sevmediğim şeylerden biri!) "Ne oluyor?" diye camdan baktım. Kapıyı benim açık unutup unutmadığımı, soruyor. O an üst komşum ve dostum olan Yalçın'ın bu kadını sonunda dayanamayıp nasıl kapısından kovduğunu anladım. Ben de, onda numaramın olduğunu, arayıp konuşabilecekken sokaktan bağırmasına gerek olmadığını söyledim. Vay efendim ben miymişim bunu diyen! Başladı sokaktan bağırmaya. Çatıdaki eşyalardan falan bahsediyor-ben evi tuttuğumda evde eşyalar vardı ve onların bir kısmını kullanmayacağımı söyleyip çatıya çıkarmıştım. İsterlerse gelip alsınlardı-. Ben sadece dinliyorum, daha ne kadar saçmalayabilir diye. Derken "rahatsız etmişmişim, senin erkek arkadaşın da sabahın köründe benim zilime bastı..." devamını dinlemeden indim aşağıya. O sırada içeri girmiş. Kapısına vurdum, vurdum. Açmadı. Sonra kapıyı bir erkek açtı. Kadının kardeşiymiş. Elini de kapıya koydu. Kadın da arkasından konuşuyor. Ben de açtım ağzımı yumdum gözümü. Adam bana öyle bir bakıyor ki, sanki suç işlemişim. Yahu erkek arkadaşım ya da kız arkadaşım ne fark eder? Biri sabahın köründe yanlışlıkla bir kere ziline basmış. Özür dilemişim. Ama yok erkek ya, ben de bir genç kızım ya.. Ne varsa söyledim, çıktım yukarıya, ev sahibini aradım. Bu kadına daha fazla enerjimi harcamayacağımı, bir hafta kadar sonra evden çıkacağımı söyledim-bir hafta sonra sözleşmemiz yenilenecekti-. Ev sahibim ve eşi "aman Roz boşver. O çatı bizim çatımız, eşyalarda bizim eşyalarımız, onu zerre miktarda ilgilendirmez bütün bunlar, konuşup dursun" dediler. (Kaldığım evin sahibi vefat etmiş, ev kızına kalmıştı. Bu girişteki kadın da adamın yeğeniydi. Adamın kızıyla da konuşmuyor ve evin kendi babasına ait olması gerektiğini düşünüyordu. Gelen kiracıları da canından bezdiriyordu.) Ama yok ben böyle bir insanla hayatım boyunca denk gelmemiştim. Odayı tutmak isteyen kişiyi de aradım. Durumu anlattım. "Biz geliriz onun üstesinden yaaa" diyor ☺ Eksik Daire arayıp duruyordu. Sonunda açtım. Zamanında bana tavlada yenilmiş ve istediğim bir şeyi alacaktı. Ben de Harari'nin Homo Deus'unu istemiştim. Almıştı ama bir türlü bana verememişti. Tabi ben bu arada o kitabı da alıp okumuştum. Onu vermek istiyordu. Biraraya geldik. Hala onu çok seviyordum. Ama onun sevgisine olan inancım azalmıştı. Cihangir'den İstiklal'e kadar geldik. Bir şeyler yedik içtik. Galata'da oturduk. Saat epey geçti. Sonunda kalktık. Beni Tünel'in oradaki merdivenlere kadar bıraktı. Sarıldık ve ayrıldık. Ne kadar çok sevsem de artık onunla olamazdım. Sevgili Bülent Gözkan hocanın bu haftaki Kant dersinde öğrendiklerim, yaşadığım duygu durumunu özetliyordu: Kant'a göre eylemin ahlaksal değeri, ondan beklenen eğilimde bulunulmasıydı. Eksik Daire kesinlikle ondan beklemediğim eğilimlerle dolu bir yıl yaşatmıştı. "Bir kişiye duyulan saygı aslında onun da bizim gibi ahlak yasasının taşıyıcısı olmasına duyulan saygıydı." Her ne kadar sevgim devam etse de -ki Kant'a göre o hep de devam edebilirmiş- hayatıma saygı duymadığı için ona olan saygımı yitirmiştim.

      Son bir haftam kalmıştı. Yaşadığım ev ilklerimle doluydu.  İstanbul'daki ablam, eşi ve çocuklarıyla Adana'ya gitmişti. Onlara İstanbul'daki eğitim sürecim boyunca her daim yanımda oldukları için minnettardım. Ama artık bu şehri biliyordum. Kendimi biliyordum. Yapabildiklerimin farkındaydım. Kimseye bir şey danışmak ya da kimseden yardım istemek istemiyordum. Evet henüz yeni mezundum ve bir işim yoktu. Ancak geçici süreliğine de olsa mezun olduğum alana dair bir iş bulana kadar tıpkı üniversite sürecinde olduğu gibi garsonluk yapabilirdim. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler'den bir arkadaşım vardı. Akif ile dostluğum İstanbul'daki ilk yıllarıma dayanır. Onun da okulu bitmiş, askere gidip gelmiş ve kendine göre bir iş bulana kadar İstiklal'deki Ravouna 1906 adlı tarihi bir butik otelde resepsiyonist olarak çalışmaya başlamıştı. Ben de neredeyse yürüyüş için dışarı çıktığım her gün İstiklal'den geçtiğim için arada Ravouna'ya uğrar Akif'le muhabbet ederdim. Bana geçici de olsa orada çalışabileceğimi, istersem benim için görüşme ayarlayabileceğini söyledi. Ben de kabul ettim. Sekiz odası olan bu butik otel Hollanda Konsolosluğu'nun dibinde, etkinliklerle dolu terası olan ve girişinde küçük bir cafesi bulunan harika bir yerdi. Gittiğim günlerden birinde teras katında sorumlu sayılabilecek biriyle görüştüm. Yarın supervisor'la bir görüşme yapıp başlayabileceğimi söylediler. Yalnız hemen başlayamayacağımı, taşınma sürecimde olduğumu söyledim. Nerede oturuyormuşum, nerede ev arıyormuşum gibi tüm bilgilerden sonra anlaştık ve çıktım. Ayda en az 3500 lira kazanacaktım. Bir de tiplerimiz olacaktı. İdare ederdi. İstediğim iki şey vardı. Bir, tek yaşamak istiyordum. İki, yıllardır tango yapıyordum: Türkan Bulut adlı bir kadın Milli Eğitim'le işbirliği içinde Arjantin Tango Eğitmenlik Sertifikası Programı başlatmıştı. Bir yılllık yoğun bir programdı. Kadın milli sporcu ve bir akademisyendi. Tango camiasından bir iki kişiyle konuştuktan sonra bu programa katılmak istediğime karar verdim. Öğretmeyi seviyordum. Dansı seviyordum. Neden lise, üniversite ya da belediye kurslarında yahut özel ders olarak Arjantin Tango öğretmiyeydim ki? Yaşam serüvenimde kesinlikle başıma gelen en güzel şeylerden biri de Arjantin Tango'yla karşılaşmaktı. Sevincimi, mutluluğumu, hüznümü dans ile ifade etmek harika bir şeydi. Boşluğa kaçıştı. Ruhumun dinlenmesiydi. Milongalara-Arjantin Tango'sunun yapıldığı mekânlar- genellikle tek giderdim. Pek kimseyle de sohbet etmezdim. Şimdiye kadar oradan içli dışlı olduğum üç kişi vardı. Ömrümün sonuna kadar da görüşmeyi umduğum üç kişi. Onun dışında "merhaba, merhaba"ydım. Şimdiyse hayatımda koskocaman bir kitle var-sohbet ettiğim ya da etmediğim-. Benimle aynı şekilde kendilerini dans ederek ifade etmekten keyif alan, her yaştan bir dolu insan. Ne çok şey öğrendim onların dans edişlerinden, adımlarından, sarılma biçimlerinden. İnsanın insanı tanıması için tek araç dil değilmiş. Dokunmak ve birbirini anlamaya çalışarak uyumla dans etmek de en az bir tartışmada orta yolu bulmak kadar zor ya da kolaymış. İşte bütün bu duyguları aktarabileceğim ve tuhaf bir biçimde doğduğumdan beri benimle olan bu itkiyi, bu aracı, bu ifade biçimini başkalarına öğretmekten büyük bir  keyif alacağımı düşündüm. 

        Adana'dan bir arkadaşım İpek ile iki günlük bir tatil planladık. Mimar Sinan Üniversitesi'nin Baykuş Plajı'na gittik. O kısa zaman diliminde bütün bunlar zihnimde oturdu. İpek'le de paylaştım. Olabilirdi. Kredi çekip çalışmaya başlar haftada bir günlük Arjantin Tango Eğitimi'ni-ki beş saat kadar sürecek- izin günüme denk getirir, hem programın parasını öder hem de tek başıma eve çıkabilirdim. Ha bu arada ev için 3-4 seçenek ayarlamış kısa tatilimden sonra dönüp onlardan biriyle anlaşacaktım. Kaldığım evin eski ve epey problemli olduğunu, bu nedenle mahallenin tesisatçısıyla, elektirikçisiyle akraba gibi olduğumu söylemiştim-bağlantısı burada-. Bakkalıma, tesisatçıma, elektrikçime haber verdim. Yine o bölgede yaşamak istiyordum. Ancak tek yaşacaktım. Güvenli ve uygun fiyatlı olması önemliydi. Bankadan kredimi çektim. Türkan hocayla görüştüm. Uzunca bir sohbetin ardından bir hafta sonra görüşmek dileğiyle sohbetimizi sonlandırdık. Sosyal medyadan da arkadaş olduk. Tanıtım dersinden sonra net bir karar verecektim. Elektrikçi Hacı abi benimle ev bakmaya geliyordu. Kendisi tam bir Kasımpaşa çocuğuydu. Herkesi tanıyordu. Aynı zamanda emlak işi de yapıyordu. Bana acele karar vermememi, geçici olarak Amasyalı bir amcanın bir binada evleri olduğunu, girişinde yaşayan kadının çıktığını, doğalgazı olmadığını; bu nedenle fiyatının epey uygun olduğunu, biraz idare edebilirsem düzgün bir yer çıkıncaya kadar orayı ayarlayabileceğini, söyledi. Ben de İpek'le birlikte bakmaya gittim. Orada yaşanabileceğine karar verdik. Ardından Galatasaray Lisesi'nin orada ki Ara Cafe'nin yakınlarında yer alan Ziba'ya gidip bir şeyler içtik. Oradan da bolca dans edebileceğimiz bir mekâna geçtik. Yarın taşınacaktım.

     Sabah ev sahibiyle görüştüm. Evi boyatmak istediğimi-hatta kapıyı ve pencereleri de, ziyaret yeşiliydi çünkü- eğer bu eve doğalgaz yaptırırsa en az iki yıl kalacağımı söyledim. Adam ne dediysem "tamam" dedi. Kendisi hanımıyla Amasya'daydı. Tüm bu işlemlerle bir emlakçı olarak Hacı abi ilgilenecekti.  "Ne olacakkk ki biz de seni ziyarete geliriz hahhhha" esprisinden sonra ben ve İpekle boya seçmeye geldi. İkinci elci birine götürdü bizi. Evde L koltuk, tertemiz ve neredeyse yeni sayılabilecek bir buz dolabı, ve giysi dolabı vardı. Yatak, kitaplık ve şifonyerim için nakliyeci tuttum. Yeni evimle eski evim arasındaki mesafe yedi dakika kadardı. Geriye bir tek çamaşır makinesi kaldı. Onu da bir makine mühendisi olan İpek'e bıraktım. İkinci elciden alacağım için pek güvenmiyordum. İpek makinenin altından bir yerini açtı. Oradan sular aktı. İçine baktı. "Tamam bu makine iyidir." dedi ve 300 liraya anlaşıp aldık. Ertesi gün İpek'in işi vardı ve Bostancı'da yaşıyordu. Benim de işim başlayacaktı. ☺ Ayrıldık ve ben faturaları üstüme almaya gittim. Dönüşte de fotoğraf çektirip iş için gerekli belgeleri hallettim ve iş yeri evimle evet yedi dakikalık bir mesafede olduğu için evrakları  hemencecik teslim ettim. Eve geçip temizlik yaptım. Küçücük bir evdi, benim orayı daha derin kırklamam lazımdı; ancak hiç ama hiç gücüm kalmamıştı,  şöyle bir şey oldu:




     İpek'in ailesi ile bizimkiler tanışıktı. Mine ablam Adana'da, Bahar ablam ve Yunus abim Antalya'da, Leyla ablam İstanbul'da, Yıldız ablam Mersin'de yaşadığı için yılda bir kere de olsa planlı ya da plansız bir şekilde cümbür cemaat biraraya geliniyordu. O dönem tüm kardeşlerim Adana'da olduğundan bütün havadisleri ben yetişemediğimde Mine ablam aracılığıyla İpeklerden alıyorlardı. Leyla ablam İstanbul'a döndüğünde taşındığım yerin  yarı zemin kat ve yol ağzı olduğunu görünce neredeyse kalpten gidecekti ama olsundu. Taşınmıştım bile. Çok tatlılardı, iyi ki varlardı; ama benim yaşadığım deneyimleri yaşamamışlardı, yardımlarını ya da akıllarını almak istemiyordum. Tek başıma hayallerimi gerçekleştirmek istiyordum. Bunu yaparken de kimseye mahcup olmamak, kimsenin kaygısını yüklenmemek istiyordum. Zaman aldı ama çok şükür ki anlayışla karşıladılar. 

     Ertesi gün Ravouna'nın teras katında işe başladım. 15.00-23-00 aralığında çalışıyordum. Çalıştığım saatlerde Akif'te oradaydı. Mutfak çalışanları, otel çalışanları, girişteki cafede yer alan garsonlar, Ravouna'nın tesisatçısı, muhasebecisi derken baya da kalabalık bir ekip olduğumuzu fark ettim. Teras'ta sürekli etkinlikler oluyordu. İlk günün akşamında film keyfi vardı. Işıklar kapatıldı, mısırlarımızı ve içeceklerimizi alıp biz de Yalanın İcadı'nı izlemeye başladık. Servis saati bitmişti. Filmden sonra ortalığı toparlayıp dağılacaktık. İş arkadaşım Gökhan'dı. Bana küçük bir çocuğa bakar gibi bakıyordu. Sürekli bir şeyler öğretiyordu. Filmle birlikte ben de düşüncelere daldım. İzin günümü pazartesi seçmiştim. Çünküüüü pazartesi Arjantin Tango Eğitmenlik Programı başlıyordu. İlk hafta boyunca eve geçer geçmez duş alıp yiyeceğim her şeyi yatağıma götürüp bir şeyler izlemeye başladım. Sanırım bazı insanların neden sürekli bir şeyler izleme ihtiyacında olduğunu anlamaya başladım. Kendimi tekinsiz hissediyordum. Bu hislerden kaçmak için de izlediğim şeylere sığınıyordum. Uyuyakalıp ertesi gün işe gidiyordum. Haftanın altı günü çalışıyordum. Bütün bunları ben istedim. Ancak korkuyordum. Tango! O dönem kurtarıcım olmuştu. Eğitmenlik Sınıfı'na, İstanbul'daki ikinci yılımda arkadaş olduğum, aldığım dans eğitimlerinden birinde tanıştığım Salih'i de sürükledim. Bir de  bir drama eğitmeni, oyuncu, tangoyu dramayla birleştirmek isteyen; bu nedenle bu eğitime katılan, dünyalar tatlısı Elif'le tanıştım. Harika bir arkadaş edindim. Her çıkmaza girdiğimde, "ne halt ediyorum ben burada?" dediğimde bana gerek sözleri gerek dostluğuyla "Roz devammm" dedi. 2018 Eylül'e kadar kalp ve zihin süzgecimde kalanlar bunlar. Haziran'da görüşmek dileğiyle, devammm ❤

Kaynakça

* Semerkant, Amin Maalouf, Çevirmen: Esin Talu Çelikkan, Yapı Kredi Yayınları, İlk Baskı Yılı:1998.

* Ah Şu Gençler, Turgut Özakman, Bilgi Yayınevi, İlk Baskı Yılı: 2008.

* Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi/Felsefe Bölümü/Ders Notları: 

20. yy Felsefesi I / Doç. Dr. Özge Ejder / Lisans / 2017.
Varlık ve Zaman / Prof. Dr. Kaan Harun Ökten/ Doktora / 2017-2018.
Nietzsche'den Heidegger'e Hayvanlardan İnsanlara / Prof. Dr. Erdal Yıldız / Lisans / 2016.
Kant / Prof. Dr. Hasan Bülent Gözkân / Yüksek Lisans / 2021.

* Varlık ve Zaman, M. Heidegger, Çeviren: Kaan Harun Ökten, Alfa Yayınları, İlk Baskı Yılı:2018

*Varlık ve Hiçlik, Jean Paul Sartre, Çeviren:Turhan Ilgaz-Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yayınları.

* Kapı Birden Vuruldu, Etgar Keret, Çevirmen: Avi Pardo, Siren Yayınları, İlk Baskı Yılı: 2012.

* Homo Deus:Yarının Kısa Tarihi, Yuval Noah Harari, Çevirmen:Poyzan Nur Taneli, Yayınevi: Kolektif  Kitap, İlk Baskı Yılı: 2016.

Ek 1: Kapak fotoğrafım İpek'le gittiğimiz iki günlük tatilden. İpek'in perspektifinden sevdiğim bir diğer fotoğrafım 👇


Ek 2: Nisan ayında izlediğim film, Yann Arthus-Bertrand ve Anastasia Mikova'nın yönettiği Femme(s) adlı belgesel. Tuhaf bir biçimde blog oluşturmaya karar verdiğimden beri izlediğim filmler yazıların geçtiği dönem hissettiğim duyguları harika bir biçimde yansıtıyor. Evrenin armağanı olarak kabul ediyor ve sizlerle paylaşıyorum. Kadın olmaklığı dünyanın her yerinden, her yaştan "kadınlardan" dinleyebileceğiniz bir belgesel. 



Ek 3: Bu ay dinlemekten keyif aldığım müzik grubu ise The Dø. Aslında 2015'lerde "I Origins" filmiyle farketmiş, ancak zamanla unutmuş ardından bu ay tesadüfen denk gelince yeniden dinlemeye başlamış olduğum bir grup. 👉 Buraya harika bir kayıt bırakıyorum.



Tahta Kalem

Telif Hakkı©2020-2021 Tahta Kalem. Tüm Hakları Saklıdır. Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak, ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://tahtakalem01.blogspot.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir.

Copyright © 2020-2021 by Tahta Kalem. All Rights Reserved. Permission is given to copy and distribute this material, provided the content is copied in its entirety and unaltered, is distributed freely, and this copyright notice and links are included. https://tahtakalem01.blogspot.com/ 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İnsanların Ağaçlar Gibi Kökleri Olmadığından Ordan Oraya Savrulup Dururlar

            Apartmandan çıkar çıkmaz kapıda Cihangir Meydan'ın köpekleri karşılıyor beni. İnsan sürekli bir yerden bir yere gidince ve k...